Dün sabah kalktığımda internette bir haber gözüme çarptı. Belki de yoğun gündemde karambole gidecek bir haber.  Aslında Prof. Suat Çağlayan Nisan ayında bahsetmişti bu konudan. Trabzon’da bulunan Ayasofya Müzesi’nin 52 yıl sonra yeniden cami olarak ibadete açılmasıyla ilgili planlara dikkat çekmişti eleştirel bir yaklaşımla. Yazının linki burada:

Trabzon Ayasofya Müzesi’ne yapılan suçtur – Prof. Suat Çağlayan yazdı

Sonuç olarak birkaç gün önce planlar gerçekleşti ve ilk namaz kılındı. Ayasofya’nın ibadete açılması kavramı çok da uzak olduğumuz bir şey değil. Yıllardır duyarız bunu. Ama tabii Trabzon’daki değil, İstanbul’daki Ayasofya müzesi içindir bu tartışma. Bizans İmparatorluğu döneminde kilise, Osmanlı İmparatorluğu döneminde cami, Türkiye Cumhuriyeti’nde ise önce cami, daha sonra ise gerek Ortodoks Hristiyan, gerekse İslam kültürlerine bir saygı olarak müze olarak hizmet veren, önemli mimarların katkılarıyla inşa edilmiş, restore edilmiş Ayasofya yapısı üzerinden gerçekleşen dini ve ideolojik tartışmalar her dönem gündeme getirilmeye çalışılmıştır. Açık söylemek gerekirse, radikal İslamcı kesimin büyük hayallerinden biridir bir gün tekrar Ayasofya’da namaz kılınması. Muhtemelen, radikal Hristiyanlara sorarsak da, onlar da günün birinde tekrar çan seslerinin duyulmasını ve binanın yeniden kilise olarak hizmete açılmasını isteyeceklerdir. İşte zaten sorun da tam burada. Radikal sözcüğü, buradaki kritik sözcük. Çünkü radikaller için bu tarihi eser niteliğindeki binada yapılacak ibadet, ister cuma namazı, ister Noel ayini olsun, tamamen şova yöneliktir. Dini şov için kullanmak, bir takım ideolojilere alet etmek için güzel bir araç olacaktır yüzlerce yıllık bir esere hakim(!) olmak. İşte tam da burada laik ve demokratik devletin görevi, bu tarz düşünceleri ve girişimleri bu tarihi eserden uzak tutmaktır. Türkiye Cumhuriyeti de, farklı zamanlarda olsa da bu noktada doğru adımları atmış ve gerek İstanbul Ayasofya (müze oluşu 1935), gerek Trabzon Ayasofya (müze oluşu 1961), gerekse benzer başka tarihi yapılar, arkeolojik ve mimari açıdan korumaya alınmış, müzeye dönüştürülmüş ve her kesimden halkın, yerli ve yabancı turistlerin ziyaretine açılmıştır.

Ancak Trabzon Ayasofya’nın geçtiğimiz günlerde ibadete açılması, bu noktada atılan ters bir adım olmuştur. Zira Trabzon Ayasofya da, Bizans döneminde Rum Ortodoks kilisesi, Osmanlı İmparatorluğu egemenliği sonrasında ise cami olarak hizmet vermiş bir yapı. Orjinal hali kilise olduğundan içerisinde aynı İstanbul Ayasofya örneğinde olduğu gibi Hristiyanlık sembolü freskler bulunmakta. Yapının yeniden cami olarak hizmet verilmeye başlamasıyla tavandaki freskler kısmen gizlenmiş ve orjinal zemin üzerine kırmızı bir halı koyularak bu tarihi zeminin bir bölümü de kapatılmış. Prof. Çağlayan yazısında olayın turistik boyutuna rakamlarla değinmiş ve binanın müzeden camiye çevrilmesinin turizm açısından Trabzon’a zarar vereceğini söylemiş. Yetkililer şu an binanın camiye çevrilmediğini, hem müze hem cami olarak hizmet vermeye başladığını ve ibadetin ziyarete bir engel oluşturmadığını söyleseler de binanın kısmen de olsa gizlenen özellikleri ve ibadet sırasında ziyaretçilerin ibadet edenlere rahatsızlık verebilecek olması düşünüldüğünde bu çok da gerçekçi bir yaklaşım değil. Aslında neler olacağını, turizmin etkilenip etkilenmeyeceğini, ibadet edenlerin rahatsız olup olmayacağını biraz da zaman gösterecek.

Ancak şimdi soruyorum, ülkemizde cami sayısında bir sıkıntı mı var da, yüzlerce yıllık tarihi bir yapı hem müze hem ibadethane olarak hizmet vermek durumunda kalıyor? Bu sorunun yanıtını hepimiz biliyoruz. Türkiye’de kişi başına düşen cami sayısı, kişi başına düşen okul, hastane sayısından kat kat fazla. Bir kültür mirasını müze olarak korumak ve her ayrıntısını ziyaretçilere sergileme yerine bu tarz bir eylem tarihe, kültüre saygısızlık değil midir? Aslında camiyi (müze olmadan önceki son hali cami olduğu için cami diyorum) yeniden ibadete açarak belki bir kesim mutlu ediliyor ancak tarihi, kültürü gizlemeye çalışmakla uzun vadede kaybedilenler aslında çok daha büyük ve önemli değerler. Şimdi bir diğer soru da Trabzon Ayasofya’nın bundan sonra başka eserler için örnek teşkil edip etmeyeceği. Tabii bunların başında da İstanbul Ayasofya Müzesi geliyor. O kadar da olamaz diyorsunuz belki, ama günümüz Türkiye’sinin sosyokültürel yapısına baktığımızda, basit bir sokak anketinde bile Ayasofya’nın yeniden cami olarak hizmet vermesini isteyeceklerin oranı hiç de az olmayacaktır. Üstelik bunu isteyenlerin çoğu belki de en saf dini duygularla, ideolojilerin parçası olmadan isteyeceklerdir bunu. Bunun da nedeni ülkemizde tarihe, kültür mirasına, sanata ve hatta spora verilen değerin her geçen gün azalması, bu terimlerin neyi ifade ettiğinin birçok kişi tarafından bilinmemesi ve maalesef bizi yönetenlerin bir çoğunun da aynı bilinçsizlik içerisinde yer almasıdır. Trabzon Ayasofya’da yıllar sonra kılınan ilk namazdan sonra bir vatandaşımız, ”Burası özgürlüğüne kavuştu, darısı İstanbul Ayasofya’nın başına, inanıyorum bir gün o da özgürlüğüne kavuşacak” dedi. Acaba gerçekten önemli olan, binaların ”özgürlüğe” kavuşması mı, yoksa analitik düşünce yapımızı geliştirerek zihinlerimizi özgür kılmak mı, ne dersiniz?


Category: Yaşam

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Subscribe to Blog

Enter your email address in order to subscribe to my blog and receive notifications of new posts by email.


Categories


Calendar

July 2013
M T W T F S S
« May   Aug »
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031